Kayseri’den Çıkan O Uzun Yolculuk
Bazen insanın içi sebepsiz yere sıkışır ya, işte ben o dönemde tam olarak öyleydim. 25 yaşındaydım, Kayseri’de yaşıyordum ve hayatım dışarıdan bakıldığında gayet düzenli görünüyordu. Ama içimde sürekli bir eksiklik hissi vardı; sanki bir şeyler hep yarım kalıyordu, sanki yaşadığım şehir bana yetmiyordu ama neyin eksik olduğunu da tam olarak bilmiyordum.
Defterime yazdığım cümleler bile birbirine benziyordu: “Bugün yine aynı his.” “Bugün yine içimde açıklayamadığım bir boşluk.” Kendimi tekrar eden bir döngünün içinde sıkışmış gibi hissediyordum. İnsan bazen kendi hayatında bile yabancılaşabiliyor, bunu kimseye anlatamıyorsun çünkü dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor.
Bir gün aniden karar verdim. Trabzon’a gidecektim. Ne plan vardı ne program. Sadece gitmek istedim. İçimde bir ses “orada bir şey var” diyordu ama ne olduğunu bilmiyordum. Belki de kaçıyordum, belki de kendime yaklaşıyordum.
Karadeniz’e İlk Adım
Otobüsten indiğimde yüzüme çarpan hava hâlâ aklımda. Kayseri’nin kuru ve sert rüzgârına alışmış bir beden için Trabzon’un nemli, tuz kokan havası neredeyse yabancı bir dil gibiydi. Yağmur ince ince yağıyordu ama garip bir şekilde içimde huzursuzluk değil, bir rahatlama hissi vardı.
Şehir beni hemen içine çekmedi ama reddetmedi de. Sanki “acele etme, zamanla anlarsın” diyordu.
O gün hiçbir plan yapmadan yürümeye başladım. Dar sokaklar, yeşilin her tonuna karışmış evler, uzaktan duyulan dalga sesi… Her şey yavaş yavaş içime işliyordu. Ama asıl kırılma anı, bir yemek kokusuyla başladı.
Trabzon’un En Bilinen Yemeğiyle İlk Karşılaşma
Bir sokak arasında küçük bir lokanta vardı. İçeriden yükselen tereyağı kokusu beni adeta yerimde durdurdu. Sanki o koku beni çağırıyordu. İçeri girdiğimde yaşlı bir kadın ocak başında bir şey karıştırıyordu. Tavada eriyen peynir, mısır unu ve tereyağının birleşimi… O an bilmiyordum ama bu, Trabzon’un en bilinen yemeklerinden biri olan kuymaktı.
İlk kaşığı ağzıma götürdüğümde hiçbir şey söyleyemedim. Çünkü bazı tatlar anlatılmaz, sadece hissedilir. Uzayan peynir, sıcak tereyağı ve mısır ununun o sade ama güçlü birleşimi… Sanki sadece bir yemek yemiyordum, bir kültürün içine giriyordum.
O an içimden geçen tek şey şuydu: “Ben bugüne kadar neyi kaçırmışım?”
Ve sonra kendime kızdım. Hayatım boyunca çok şey yemiştim, çok şey görmüştüm ama böyle bir basitliğin bu kadar derin olabileceğini hiç düşünmemiştim. İçimde garip bir hayal kırıklığı vardı; çünkü bazı güzellikleri geç fark etmiştim.
Kuymakla Gelen Sessiz Değişim
O lokantadan çıktıktan sonra uzun süre yürüdüm. Her adımda aynı şeyi düşünüyordum. Hayatımda kaç tane “kuymak” vardı acaba? Yani basit görünen ama aslında içi dolu olan kaç şeyin yanından geçip gitmiştim?
Kendi hayatımı sorgularken bir yandan da garip bir umut hissi doğuyordu içimde. Belki de her şey geç değildi. Belki de bazı şeyleri yeni baştan anlamak mümkündü.
Trabzon bana sadece bir yemek öğretmemişti; bana yavaşlamayı öğretmişti.
Hamsinin Sessiz Hikâyesi
Ertesi gün sahile indim. Yağmur durmuştu ama hava hâlâ griydi. Denizin sesi şehirle iç içe geçmişti. Bir balıkçı tezgâhında insanlar toplanmıştı. Küçük tavada kızaran hamsiler, etrafa yayılan kokuyla birlikte başka bir dünyanın kapısını aralıyordu.
Bir tabak aldım ve kenara oturdum. Hamsi burada sadece bir yemek değil gibiydi. İnsanların gündelik hayatının bir parçası, bir ritüel, hatta bir alışkanlık.
O an düşündüm: Trabzon’un en bilinen yemeği sorusuna tek bir cevap vermek ne kadar zor aslında. Kuymak mıydı, hamsi mi? Yoksa bu şehrin kendisi mi bir “yemek”ti?
Çünkü burada her şey birlikte var oluyordu. Deniz, yağmur, insanlar, yemek… Hepsi aynı hikâyenin parçalarıydı.
Hamsiyi yerken içimde tuhaf bir huzur vardı ama aynı zamanda hafif bir yalnızlık da hissettim. Çünkü o anı paylaşacak kimsem yoktu. Bu bile içimde farklı bir duygu uyandırdı; hem eksiklik hem de kabulleniş.
İçimde Açılan Boşluk ve Doluşan Anlam
Günler geçtikçe Trabzon bana daha çok şey göstermeye başladı. Ama asıl değişim dışarıda değil, içimde oluyordu. Kayseri’ye dair özlemim yavaş yavaş şekil değiştiriyordu. Artık sadece bir özlem değil, bir karşılaştırma hissi de vardı.
Defterime yazdığım yeni cümleler farklıydı: “Bugün ilk kez gerçekten hissettim.” “Bugün bir şeyler değişti.”
Kuymakla başlayan o yolculuk, aslında kendi içime doğru bir yolculuktu. Basit bir yemek, bana karmaşık duygularımı hatırlatmıştı. Hayatın aslında büyük şeylerden değil, küçük ama yoğun anlardan oluştuğunu fark ediyordum.
Ama yine de içimde bir çelişki vardı. Mutluydum ama eksiktim. Huzurluydum ama sorguluyordum. Belki de büyümek tam olarak böyle bir şeydi.
Gece ve Yağmurun İç Sesi
Trabzon’da geçirdiğim bir geceyi hiç unutamıyorum. Yağmur yine başlamıştı. Pencereden dışarı bakarken şehir ışıkları su damlalarının içinde kırılıyordu. Elimde defter, içimde dolup taşan düşünceler vardı.
O an kendi kendime şunu söyledim: “Ben neden bu kadar uzak hissettim kendime?”
Cevap yoktu. Ama bazen cevap olmaması da bir cevap gibidir.
O gece uyumadım. Çünkü içimde bir şeyler yerinden oynamıştı. Ne tam olarak mutluydum ne de mutsuz. Sadece gerçektim. Uzun zamandır ilk kez bu kadar gerçek hissediyordum.
Değerli Ruy okurları, “Trabzon’un en bilinen yemeği nedir” hakkındaki bu içeriğimizin sonuna ulaştınız. Umarız faydalı olmuştur!
Trabzon’un Bende Bıraktığı İz
Daha Fazlası İçin: Kansızlığın en büyük belirtisi nedir ?
Dönüş yoluna çıktığımda içimde garip bir ağırlık vardı. Sanki bir şeyleri bırakıyordum ama aynı zamanda bir şeyleri de yanımda götürüyordum.
Trabzon’un en bilinen yemeği diye sorulduğunda artık tek bir cevap veremeyeceğimi biliyordum. Çünkü kuymak sadece bir yemek değildi; bir duruştu, bir yavaşlık haliydi, bir hatırlamaydı. Hamsi ise yaşamın basit ama güçlü yanını temsil ediyordu.
Kayseri’ye dönerken otobüs camından dışarı bakıyordum. İçimde hem bir huzur hem de hafif bir kırgınlık vardı. Çünkü bazı şehirler insanın içinde kalır. Bazı tatlar sadece damakta değil, hafızada yer eder. Ve bazı yolculuklar asla bitmez.
Defterimi açtım ve son bir cümle yazdım:
“Bazen bir yemek, bir hayatı değiştirir.”